Tekil ve çoğul bağlamda insan nesne ilişkisi

Fevzi Karakoç’un resimlerine süreçsel bir bakış

Kaya ÖZSEZGİN
I
Yaşamda her şey insanın kendisinden kaynaklanıyor, insanla birlikte var oluyor ve gene onunla birlikte, onun bilinçli müdahalesiyle biçimleniyor. Bu gerçeğin böyle bir süreç izlediğini, insan merkezli yaklaşımların varlık ve evren oluşumlarını yönlendirici bir aşamaya geldiği ve bilimsel hipotezlerin yaşama geçirilmeye başladığı dönemlerden bu yana, daha net biçimde kavramaktayız. Sanat, bir anlamda bu olgunun “göstereni”dir. Sanatçı, önce varlık olarak kendi bedenini görüyor, sonra da bedeni yöneten us yoluyla, çevresindeki başka canlıların yaşanan doğa ortamı içindeki konumlarını gözlemleyerek, onlara, kendi yararı doğrultusunda bizzat müdahale ederek birtakım sonuçlar üretiyor.

Bunda, kavrama veöğrenme merakı kadar, duygu ve düşüncelerinin oluşturduğu alan (“sphère”) içinde bu sonuçları anlamlandırma amacı da etken olmaktadır. Bedenimizi kendi istencimiz yönünde kullanabildiğimiz oranda, öteki varlıklarla ilişkilerimizi düzene sokabiliriz. Beden ise, el, kol, bacak ve gövde gibi birbiriyle uyumlu üyelerden oluşmaktadır. Sanatçının çevresine egemen olma güdüsü, bu istencini yaşama geçirme kararlılığı sonucunda ortaya çıkıyor. Ancak değişmeyen nokta şudur: İlgi, yakın çevreden uzak çevreye doğrudur. İnsanın doğuşunda en yakınında olanı tanıması gibi, sanatçı da öğrenme sürecinde eylemlerine katkı yapacak görüntüsel ve teknik malzemeyi, en yakınındaki olanaklardan üretme yanlısıdır. Görüş ufkunun, yakından uzağa doğru genişleyecek paraboller çevresinde biçimlenmesi, sanatçıyı ister istemez temel elementlerden daha karmaşık olanlara doğru yönlendirecektir. Yaşam boyu elde edilen bulguların, tekilden çoğula yönlenişi, sanatçının doğasında bulunan “yetinmeme” duygusuyla da yakından ilgilidir kuşkusuz. Kendini aşma duygusu da diyebileceğimiz bu olgu, süreçsel etkinliğin temel unsurudur: Başlangıçta saptanan ya da ele geçirilen ifade olanakları, özne (sanatçı) ile nesne (doğa) arasında kurulmuş olan tek yönlü (karşılıklı olmayan) ilişkiyle belirleniyor, sonra bu ilişki karşılıklılık (“réciprocité”) kavramı çevresinde biçimleniyor.

Burada sabit ve değişmeyen bir denge söz konusu değil kuşkusuz. Sanatçının algı dünyasının farklılığı, tanık olduğu ya da görsel ilişkiye girdiği nesneler dünyasına bakışındaki vizyon özelliği, onun kimliksel yapısıyla da ilgili olacaktır. Ayrıntıyı, bütünün bir parçası olarak algılamakta, pek çok sanatçıyı birleştiren doğal bir güdüden söz edilebilir burada. Ancak daha sonra, ard arda gelecek aşamalardır sanatçının vizyonunu belirleyen unsur. Bir aşamadan ötekine geçerken, arkada kalanın ihmal edileceği anlamına gelmez bu. Dönemsel çalışmalar biriktikçe, geçişlerin hangi noktalar üzerinde sanatçıya yeni referans olanakları sağladığı, süreçsel yapıtlar incelendiğinde anlaşılabilir. Ancak bu referanslar, biraz da örtük değerler olarak görünecektir bize. Bunlara derinlemesine bakıldığında, dipte olanla yüzeyde olanın bağıntısı, tekil olanla çoğul olan arasındaki bağıntıdır ne var ki, çoğul olana geçtiğinde de,
ayrıştırıp ayıklamadan yanadır sanatın -sanatçının- izleyeceği yol. Birbiriyle örtüşmez gibi görünen çoğulluk ve ayıklamacılık, birincisi, nesneler dünyasına bakışta, ikincisi ise, çok yönlü ve kapsamlı olan bu bakışın, “indirgeyici” bir yöntemle disipline edilmesinde kendini gösterdiği için, aynı zamanda zorunlu-dönüşümsel bağıntıyı içerir.

Bir dışavurum ya da dışlaştırma nesnesi olarak sanat yapıtı, düz anlamıyla bir yansıtıcı olmadığı, olamayacağı için, dönemsellik dolayısıyla sürece dayalı bir kurguyu beraberinde getirecek ve bunu, değişimselliğin bütün evrelerine yayacaktır. Belki de bu yönden yaklaşıldığında, yani kurgunun zamana yayılmış dokusal yapısı incelendiğinde, yapıtın doğumuna yol açan ve daha sonra belirli dozlarda değişim geçiren tasarımsal boyutunun niteliği -yapıtın “kendilik” özelliği- daha açıklıkla anlaşılabilecektir.

Yapıta bakarken, onu sanatçının kimliğiyle bağlantılı olarak ele alırken, her tür yapıt için geçerli olabilecek bu ayrıntılar, bir de sanatçının geldiği ortam ve yaşadığı koşullar açısından da irdelenecektir. Yaşanılan ortamla sanatçının eylemi, belli noktalarda çakışır. Nesnel eleştirel yaklaşımın da ana ölçütlerinden biri olan bu tür bir yaklaşım, ilk bakışta sanatçıyı bağlamıyor görünse de, onun tercihlerinde dolaylı bir etken olma özelliğini sürdürür. O bakımdan sanatçının yaşam grafiğindeki değişimler ve girip çıktığı, ilişkide bulunduğu ortamlar, yapıtın içeriksel arka planında göstergesel değerler olarak, zaman zaman kendini dışa vuracaktır.

Fevzi Karakoç’un sanatında, ilk ağızda söylenmesi gereken, onun birtakım gözlemlerden yola çıkarak, benzeşimsel (“analojik”) değil ama temsil edici, yansıtıcı değil yorumlayıcı, gösterimsel değil düşündürerek kavratmaya yönelik sanat anlayışındaki kararlı tutumudur. Bu tutumun yaşama ve de sanata geçirilmesinde, sanatla yaşamı ortak düzeylerde, bir etkileşim kulvarı içinde, birbirini haklı gösterecek ve kanıtlayacak düzeyde görmenin önemli bir payı var. Ancak o, bunu yaparken, kendisini algıladığı şeylere götüren yolları kendi deneyimleriyle saptayıp bulmaktan yana bir tavır içinde olmuştur. Bir başka deyişle, uyumsal olanın gizlerini, alışılmış kalıplara göre değil, resminin kendisine açtığı algı yollarını izleyerek, gündemde hep muhafaza ederek yakalama çabasından yana olmuştur. Bütün bunlardan dolayı, resmin, bir eylem ve uygulama, amacını kendi içinde taşıyan bir etkinlik, kısaca bir “praxis” olarak, onun yaşamındaki yerini almış olması, bizi, onun bugüne uzanan yaşamındaki nirengi noktalarına bakmaya götürecektir.

Bu yazının devamını okumak için buradan .pdf dosyasını indirebilirsiniz